Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Umup da bulamadıklarının yası…

Egede büyüdüm ben. Yazın sıcağında güneşin alevi sakinleyince ikindi sonrası parklara giderdik. Banklarda oturur. Açıkta yiyecek içecek tüketmezdik. Bu her ekonomik sınıftan olanları eşitlerdi. Parkların içinde havuz ve illa ki güller olurdu. Mis kokulu güller. İnsanlarla iletişim kurmak kolay ve güvenliydi. Çocukken parklarda oynarken ninelerin, dedelerin hikâyelerini dinlerdik. Keşke ile başlayan, aman evladım, siz yapmayın diye devam eden cümleleri dinlerdik. Her ne kadar o yaşlarda anlamasak da. Nasıl anlayalım ki. Akşam ezanına kadar ne oynasak kâr. Son ana kadar annelerimizi bekletir, sonra koşa koşa evinize gider. Yemek sonrası bu sefer babamızla çıkıp kendinize pastane dondurması aldırtmanın hayallerini kurardık.

Hiç unutmam, o yazlardan birine parkta tanıştığımız Sevim Teyzemiz (nur içinde yatsın) damgasını vurmuştu. Çenesinin altında bağladığı eşarbı, dizinin biraz altına uzanan yazlık mantosu, nur yüzü, renkli gözleri ve çocuklara düşkünlüğü ile hatırlarım. Bizi göremediği torunları yerine koyar, öyle severdi. Eşini erken yaşta kaybetmiş, iki evlatla tek başına hayatta kalmaya çalışmış ve terzilikle ömrünü geçirmiş tatlı komşu teyzemiz. O zamanlarda öyleydi teyzelerimiz, ninelerimiz. Estetiksiz, dövmesiz, isimleri İnci, Sevgi, Sevim, Sümbül, Menekşe’ydi. Biraz beyaz sabun, biraz çiçek kolonyası kokarlardı. Ne derin yaraları olsa bile, kendinizi onların yanında mutlu ve huzurlu hissederdiniz. Elleri boldu. Bayram şekeri, kremalı bisküvi ve hacı yüzüğü her zaman çantalarında bulunurdu. Masal değildi anlattıkları, ama bir gezegenin çekim alanına girmiş gibi kendimizi onların yanında geçerdik.

Cennet mekân, Sevim teyzemiz terzilikle iki evladını okutmuş, evlendirmiş, rahat etsinler, fırsat bulmaz, onun yanına dönsünler diye kendine yakın iki apartman dairesi almış. Evlatları da ona haber vermeden annelerinin yanına geri dönmemişler. Sevim Teyze’nin haberi olunca silmiş evlatlarını bir kalemde. Özlemden ciğeri dağlansa, ağlamaktan o güzel su yeşili gözlerine katarakt inse de, affetmemişti evlatlarını.

O yaz üç ay boyunca istisnasız her gün aynı hikâyeyi dinlemiştik. Öyle yer etmiş ki, onlarca sene sonra galiba bugün gibi hatırlıyorum. Tek farkla. Bugün baktığımda kendi hikâyesine yapışmış, bırakırsa sanki evlatlarını yeniden kaybedeceğini düşünen bir kadın görüyorum. Yaş süreçlerinde insanlar hikâyelerine tutunur ve o kadar çok anlatır ki hikâye çok travmatik olsa bile hissi geçmez karşınızdakine. Her gün anlatsanız da, yas sürecinde destek almadığınızda yasınıza gerçekten tanıklık edilmez. Anlatmakla şifa bulunmaz.

Ya nasıl olsa ızdırabı azalırdı? Şimdiki ben olarak karşısına çıkma imkânım olsaydı şunu sorardım: hikayeni yeniden yazacak olsaydın nasıl yazardın? Yeniden aynı yılları yaşasan neyi farklı yapardın? Bu hikâyenin altında yatan suçluluk ve utanç var mı? Duyguların, onların altında yatan düşüncelerin neler? İşlevsiz düşüncelerin neler? Keşke ile başlayan tüm cümlelerini alt alta yazardım. Daha bir sürü şey.

En önemlisi de ne biliyor musunuz? Yaşadığını söylerdim. Umup da bulamadıklarının yası…